ABD Başkanı Biden’ın Ukrayna Rusya savaşında planı ne? Bir taşla birkaç kuş vuracak

ABD’nin Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesindeki çıkarları neler? Tüm Avrupa ve ABD yaptırım kararlarını açıklarken ABD’nin asıl planının bir taşla birkaç kuş vurmak olduğu ifade edildi. Biden fırsattan istifade Trans-Atlantik ittifakı sağlamlaştırmak, ABD iç kamuoyu ve uluslararası kamuoyunun desteğini almak istiyor

Prof. Dr. M. Seyfettin Erol Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı karşısında ABD’nin tutumunu, Başkan Joe Biden’ın açıklamaları bağlamında AA Analiz için kaleme aldı:

24 Şubat 2022 tarihinde Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı ve “özel askeri operasyon” şeklinde nitelendirdiği savaşta ilgili tüm aktörler açısından yeni bir aşamaya girildiği görülüyor. Askeri (saha) ve siyasi/diplomasi (masa) boyutta mevcut dengeyi ve algıları değiştiren gelişmeler, bundan sonraki süreçte karşımıza nasıl bir tablo çıkacağıyla ilgili ipuçları veriyor. Zira Ukrayna’da başlayan savaş, mevcut seyriyle Avrupa’nın da artık içinde olduğu, başta Rusya olmak üzere çok daha geniş bir coğrafyayı etkileyecek bir vekalet savaşına doğru yönünü çevirmiş durumda. Yeni uluslararası sistemde düne kadar daha çok Orta Doğu ve Asya ağırlıklı ön plana çıkan vekaleten savaşların alanı/cephesi Batı’ya ve bu savaşları çıkaran aktörlerin hemen yakın çevrelerinde boy göstermeye başladı.

Ukrayna üzerinden AB ve Rusya hedef alınıyor
Aslında Ukrayna savaşına giden süreç dikkatlice incelendiğinde bu gelişmenin tesadüf olmadığı anlaşılıyor. Daha geniş anlamda, “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde ABD-Çin merkezli bir güç mücadelesinin seyrini belirleyecek bu savaşta Ukrayna üzerinden Avrupa Birliği (AB) ve Rusya’nın hedef alındığı da dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim söz konusu savaşta ön plana çıkan en önemli hususlardan biri Rusya’nın saldırgan tutumu kadar, ABD merkezli Batı ve NATO cephesinde yaşananlar. Bir diğer ifadeyle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu savaşı haklı gösterme çabaları kadar, Batılı liderlerin ve özellikle de ABD Başkanı Joe Biden’In işgale giden süreçte ortaya koydukları farklı “söylem”-“eylem” bazlı tepkiler dikkati çekiyor. Adeta bir işgale davetiye çıkaran bu duruşun da çok iyi irdelenmesi gerekiyor.

Kuşkusuz bu sürece damgasını vuran ve gelecek açısından da önemli ipuçlarını barındıran konuşma, Başkan Biden tarafından Rus işgalinin ilk günü, 24 Şubat 2022 tarihinde yapıldı. Nitekim söz konusu konuşmada şu üç husus karşımıza çıkıyor: Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Trans-Atlantik ittifakın sağlamlaştırılma çabası ve Amerikan iç kamuoyu başta olmak üzere, uluslararası kamuoyunun desteğinin kazanılmak istenmesi.

Yaptırımlar: Bir taşla birkaç kuş vurmak
Konuşmasının başından sonuna kadar Rusya’yı sert bir şekilde eleştiren Biden, Moskova’nın iyi niyetli çağrıları reddettiğini ve savaşı seçtiğini belirterek Putin’in saldırgan biri olduğunu öne sürdü. Rusya’nın aylardır Ukrayna sınırında 175 bin asker konuşlandırdığı konusunda uyarılarda bulunduklarını belirten Biden, Rusya’nın “özel operasyon” dediği harekatı işgal olarak nitelendirdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin işgali engellemek ve Ukrayna’nın egemenliğini savunmak amacıyla toplandığı sırada Putin’in savaş ilan ettiğine dikkat çeken Biden, Ukrayna’nın egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve uluslararası hukukun ihlal edildiğini öne sürerek yaptırımlar uygulayacağını açıkladı.

Biden’ın yaptırımlar çıkışı, beraberinde şu tartışmayı da getirdi: Yaptırımlar ile neyi kastediyor ve bunlar ne kadar etkili olacak? Bu soruların sorulmasının altında yatan en önemli neden ise hiç kuşkusuz ABD yaptırımlarının bugüne kadarki tartışılan etkisi idi. Nitekim başta Rusya-Gürcistan Savaşı ve sonrası, Kırım’ın ilhakı bağlamında Rusya ve diğer ülkelere yönelik yaptırımlar, “etkisiz eleman” olarak ön plana çıkmıştı.

Burada hiç kuşkusuz Rusya-Almanya/AB arasındaki “özel” (ABD’den daha bağımsız, hatta onun liderliğine meydan okuyan bir Avrupa inşasında AB-Rusya arasındaki adı konulmamış karşılıklı mutabakat) ve başta enerji alanında olmak üzere, iktisadi-ticari ağırlıklı “karşılıklı bağımlılık ilişkileri” de yaptırımların boyutu-etkisi bağlamında sorgulanmaktaydı. Dolayısıyla Başkan Biden tarafından ifade edilen bu yaptırım kararları sadece Rusya açısından değil, AB bağlamında da bir “tercih” mevzusu olarak ön plana çıkmaktaydı. Bu mesajı ilk alan devletlerin başında AB’nin iki lokomotif gücü Almanya ve gecikmeli de olsa Fransa’nın geldiği görüldü. Beyaz Saray tarafından yapılan “AB ve İngiltere ‘seçilmiş’ Rusya bankalarını SWIFT’den çıkarma sözü verdi ve Rusya merkez bankasına kısıtlamalar getirildi” açıklaması da Biden’ın bu konuşmasının sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Yaptırımların diğer hedefi Çin
Biden’ın konuşmasındaki yaptırımların bir diğer hedefi de Çin.

Nitekim yaptırımların uygulanması konusundaki kararlılık ve bu bağlamda önemli ilk adımlardan biri olarak SWIFT kararı, Çin’in Ukrayna konusundaki Rusya’ya yönelik “eleştiriden” “desteğe” giden duruşunu tekrar gözden geçirmesine yol açmış durumda.

Çin, her ne kadar bu krizi Rusya’yı kendisine iktisadi açıdan daha fazla bağımlı kılma ve onu ABD karşısında yanında tutma açısından bir fırsat olarak değerlendirme eğiliminde olsa da diğer taraftan bunun maliyetinin çok daha ağır olacağını başta Kuşak Yol olmak üzere, birçok bölgesel-uluslararası projesinde, iktisadi-ticari faaliyetlerinde, özellikle de enerji ve finansal alt yapı boyutunda görmüş oldu. Bu bağlamda 26 Şubat’ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya’yı kınayan, Rusya güçlerinin Ukrayna’dan derhal ve tamamen çekilmesini talep eden oylamada çekimser oy kullanması oldukça dikkat çekici.

Biden’ın bir diğer hedefi ise, hiç kuşkusuz ABD’nin savaştan ziyade caydırıcı nitelikte, bedel ödetmeye yönelik yaptırımları ön plana alan ve böylece, uluslararası toplumda ve seçimlere doğru iç kamuoyunda kendisinin ve ABD’nin prestijini, gücünü yeniden tesis etmek olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda “Ya 3. Dünya Savaşı ya da yaptırımlar” vurgusu oldukça önemli. Biden’ın burada Rusya’nın savaşma gücünü kaybetmesi kadar, ekonomisi üzerinden Moskova’daki yönetim üzerinde bir baskı yaratmaya çalışması da göz ardı edilmemeli. ABD, doğrudan bir savaş yerine, dolaylı yöntemlerle sonuca ulaşmak ve bu bağlamda yaptırımlar üzerinden uluslararası sistemdeki belirleyici gücünü ortaya koymak istiyor.

– Trans-Atlantik ilişkilerin sağlamlaştırılması
Dünya sisteminin çok kutuplu bir düzene evrildiği günümüz konjonktüründe Amerikan liderliğine küresel düzeyde meydan okuyan başat aktörün Çin olduğu aşikar. Bu ortamda ABD, küresel hegemonyasının temel sac ayağı olan Avrupa’nın desteğine ihtiyaç duyuyor. Özellikle de Donald Trump döneminde Trans-Atlantik ilişkilerdeki çatlağın büyüdüğü herkesin malumu. Son dönemde Avrupa, çok kutuplu dünya düzenindeki kutuplardan biri olmaya hazırlanmakta ve bu bağlamda Avrupa Ordusu ve kıtanın stratejik özerkliği tartışmaları büyük bir meydan okumaya işaret etmekte. 

İşte bu nedenle Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisini tehdit edecek adımlar atması; yani Ukrayna’ya yönelik müdahalesi, Washington’un beklentileri ve çıkarlarıyla örtüşüyor.

Bu açıdan Biden’ın AB’nin Eski Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ardından Avrupa’da oluşan liderlik boşluğunu fırsata çevirmeye çalıştığı söylenebilir. Nitekim Biden, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik operasyonunu, tüm Avrupa ve dünya için tehlikeli bir girişim şeklinde nitelendirmiş ve NATO’nun doğu kanadındaki müttefikleri Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya ve Romanya’ya asker konuşlandırmaya izin verdiğini açıklamıştır. Ayrıca Biden, NATO Antlaşması’nın 5. maddesine atıfta bulunarak Kıta Avrupası’nın Amerikan liderliğindeki bir güvenlik şemsiyesine muhtaç olduğu mesajını vermiştir. Üstelik Amerikan Başkanı, süreci Avrupa’yla sınırlı tutmadığını da yaptırımlar konusunda G-7 ülkeleriyle birlikte hareket ettikleri vurgusuyla gözler önüne sermiştir.

Gelinen aşamada Biden’ın bu konuşmasının söylemden eyleme geçmeye başladığı, bu bağlamda ABD’nin AB ve NATO üzerindeki etkisinin arttığı, Almanya ve Fransa’nın direncinin kırıldığı ve Washington’un kararlarına uygun bir şekilde hareket etmeye başladığı, “Avrupa Ordusu”nun rafa kalktığı, NATO’yu eğitim misyonundan/işlevinden nüfuzunu küresel bazda artırma aracına dönüştürdüğü de söylenebilir.

– Amerikan iç kamuoyunun desteği
Bilindiği üzere, ara seçimlere giden ABD’de anketler Biden ve Demokratlar için alarm zillerinin çaldığını doğruluyor. Biden’ın politikası, Amerikan kamuoyunda da ağır eleştirilerin hedefi durumunda. Dolayısıyla ABD Başkanı’nı kasım ayında zor bir sınav bekliyor. Bu ortamda Biden, söz konusu açıklamaları esnasında iç politikaya yönelik mesajlar vermeyi de ihmal etmedi. Savaş nedeniyle Amerikalıların canının yandığını dile getiren Biden, Rusya’ya uygulanacak yaptırımların enerji fiyatlarını yükselteceği gerçeğinden hareketle, vatandaşlarının alım gücünü korumak amacıyla gereken adımları atacağını, Ukrayna krizinin ülke ekonomisini olumsuz etkilememesi için mücadele edeceğini de belirtti. Dahası Rusya’nın ötekileştirilmesi, Soğuk Savaş sonrasında “Biz kimiz?” sorusu çerçevesinde kimlik krizine giren ABD’nin ulus algısını güçlendirmeye çalışan Biden, bir kez daha Amerikalıları kendilerini evrensel değerleri savunan en önemli ulus olarak görmeleri gerektiğine ikna etmeye çalışıyor.

Sonuç olarak Biden’ın, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan hareketle bir kez daha ABD’nin demokrasileri koruma noktasındaki misyonunu devam ettireceğini, bunun için de öncelikle Batı dünyası içindeki bölünmüşlüğe son vereceğini, bu noktada Amerikan kamuoyunun desteğine ihtiyacı olduğunu vurgulayarak, liderliğini ulusal-küresel düzeyde pekiştirmeye çalıştığını ifade edebiliriz.

***

[Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol aynı zamanda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) başkanıdır]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.